Sığınmacılar: ‘Winter is coming’

Sürgün var, sürgün içinde – misstrauische Blicke der bayrischen Dorfbewohner*innen, unerträgliche Zustände in den Sammelunterkünften und jahrelanges Warten auf das Asylverfahren – unser Autor erzählt von seinen persönlichen Erlebnissen während seiner Zeit in Kettershausen.

 

Snowman-Young-Migrants
Sığınmacılar: ‘Winter is coming’ – Nicht mit uns!

Çiçekleri küçük bahçenin,
çiçekleri biraz da, çölde akan
kanımızla sulanmadı mı? sulanmıyor
mu? (Nazım Hikmet, İsviçre’den
Geçerken, 7 Mayıs 1958)

 

 

SÜRGÜN VAR, SÜRGÜN İÇİNDE

Das Exil im Exil

 

Die Erlebnisse als Geflüchtete im idyllischen Dorf Kettershausen in Bayern. Nach acht verschiedenen Flüchtlingsunterkünften wurde ich vom BAMF in das Dorf Kettershausen verlegt. Die misstrauischen Blicke der Dorfbewohner*innen, zwei Busverbindungen in die Stadt und das Gefühl fremd und verloren zu sein. Die Warterei an der Bushaltestelle und in der Unterkunft für Geflüchtete.

Kettershausen. Tanıdık gelmedi, değil mi? Pek sevgili Federal Göç ve Uyum Bakanlığı lütfedip göndermeseydi, ben de nereden bilirdim ki Almanya’nın böylesine küçük, böylesine güzel bir köyü olduğunu?

Sığınmacılığımın üçüncü yılını doldurduktan ve sekiz “heim” değiştirdikten sonra “transfer edildiğim” son adresti, Kettershausen. Hani şiir der ya, öyle işte: “Sadece bilmek zorunda kalanların bildiği” bir köyü, özgür devlet Bavyera’nın. Koskoca mısır tarlaları, kartpostaldan fırlamışçasına yemyeşil bir ova, uzayıp giden patikalar arasında, hani “bir soluk kaçalım da kurtulalım şu hırgürden” denilir bir köy. İnek mölemeleri, at kişnemeleri, tavuk gıdakları falan; natürmort meraklısı bir ressam, ne ekmek yer buradan!

Memmingen nâmlı küçük bir şehirden binilir otobüse -ki bulmaca gibidir, hele de dil bilmeyene, otobüs tarifesi-, kıvrıla kıvrıla kıvrandıran bir yolculuk ardından varılır köye. Bir kere vardın mı, aynı gün çıkmak çok zordur. Saat daha 6 olmadan biter çünkü otobüsler. Mâlum, köyde herkesin bahçeli evi önünde bir arabası vardır; çoğunun iki, bazısının üç. Köyün arabasız sığınmacıları, otobüse gecikmişlerse, usul ve yayvan adımlarla arşınlarlar bisiklet yolunu. Kimseler ortada yokken çantaya birkaç mısır attıkları da olur, yalan yok. Otobüse yetişmişlerse de -eğer okul saatinde küçüklerle dolmamışsa- çoğunluğu sığınmacılardan oluşan bir grupla gezerler köy köy.

Kâhir ekseriyeti ihtiyarlardan oluşma köy ahâlisi şaşkındır. “Bunlar” da kimdir? Muhterem devlet, koskoca Almanya’da “bunları” koyacak başka yer mi bulamamıştır? (Böyle söylediklerini anlayacak bir Almancam, yazık ki yoktu; ama davranışın evrensel dili, çoğunlukla bunu anlattı.)

Köydeki otobüs durağında inip de eve yürürken pencere veya kapı aralığından, yoldan öylece geçişimi büyük bir olay gibi izleyen, beni yol boyunca başıyla takip eden ihtiyarları hatırladıkça halen gülümsüyorum. Oyun gibi olmuştu: Her seferinde “Acaba şu anda ne düşünüyorlar hakkımda?” diye düşünür, sonuçlara varmaya çalışırdım. (Hor görme sevgili okur, köy yerinde dilsizken gözlerle de konuşmazsan nasıl geçer o vakit?)

Durumun tuhaf olmadığını iddia edemem tabii. Düşünün: İz bilmez, dil bilmez halinizle sizi, hiç bilmediğiniz koskoca bir ülkenin “dağ başına”, uzak bir köyüne göndermişler. -Ki köyler, rutinleriyle yaşarlar; o rutine en küçük müdahale bile olaydır, haberdir, meseledir.- Üstelik o köyde, haciz ya da başka bir yolla devletin eline geçmiş kocaman bir villanın bir odasına, başka bir ülkeden gelmiş bir sığınmacıyla birlikte yerleştirilmişsiniz. Aynı dili konuştuğunuz kimse yok, doğru düzgün otobüs yok, yahu hepsini geçiniz dükkan bile yok! İki taraflı hengâme: Gelene de, karşılayana da. “Dışarı” ile böylesine etkileşimsiz bir sosyaliteye bir anda “düşüp” dahil olmak bir dert; dışarıdan gelip de başını uzatmaktan başkasını yapamayan, üretime dahil olamayan ve üstelik de yapyabancı olanla -hele de “eşitler hukukuyla”- bağ kurmak, başka bir dert.

Peki o köyde ne yaparsınız? İşsizlik ve köyün feci sessizliği sebebiyle bitmek tükenmek bilmez zamanınızı neyle doldurursunuz? (Gerçi avantajı da yok değil. Mesela çok kitap okuyup filozof; yazma alıştırmaları yapıp adeta bir modern Tolstoy; resme merak salıp “Doğulu Picasso” falan olabilirsiniz belki!)

 

 

BEKLEMEK

Die Warterei

 

Die schwierigste Aufgabe des Geflüchteten ist die Kunst des Wartens. Ich habe vier Jahre auf meinen Asylverfahren warten müssen. Vier Jahre ohne Sicherheit, ohne Sprachkurs, ohne Arbeit und Perspektive. Und dann noch die Residenzpflicht, man fühlt sich wie in Gefangenschaft. Nach Jahren wurde dann in einem drei stündigen Interview mein Asylantrag bewilligt.

Sığınmacının en zor işi nedir?

Hiç kuşku yok ki, “beklemek”.

Sığınmacılık, en çok da beklemek demektir.

Sığınmacı, bir başvuru yapar. Başvuruyu tamam edene kadar devlet dairelerinde “termin” kuyruğunda bekler. 3 dakikalık bir iş için bazen 3-5 saat. Sonunda başvurusunu tamamladığında, çok uzun bir süre için, eline geçen tek yanıt “Git, bekle”dir. Gider, bekler; ama nasıl? Hele de küçücük bir köye gönderilmişse…

Yıllar süren sığınmacılık “kariyerimde” bütün gününü bekleyerek geçiren, adeta bir “bekleme sanatı” icra eden insanlar tanıdım. Pakistanlı biri, gününü duvara bakarak geçiriyordu mesela; sonra bir televizyon buldu, bu kez de hiç anlamadığı bir dilde saatlerce televizyon izlemekle meşgul olmaya başladı. Devlet, iltica başvurusu kabul olana kadar dil kursuna göndermiyordu. İş bulmak, o statüde zor zanaattı. Gezmek desen, o da para işiydi. O sıralar aldığımız, ayda 140 Euro ve haftada iki kez üçüncü sınıf gıda maddeleriydi. (Mübalağa değil ve çok ilginç: O markaların çoğunu sonra hiçbir markette bulamadım. Sanırım sadece mülteciler için üretiliyorlardı.) Eh, sığınmacı ne yapsındı?

Ben iltica başvurusu ardından tam 4 yıl bekledim. Bir yanıt beklediğimi sanıyorsunuz, değil mi? Hayır efendim, tam 4 yıl boyunca birilerinin gelip bana, “Yahu kardeş, hele bi’ anlat, sen niye geldin?” diye sormasını bekledim. Ülkemde gazetecilik ve öğrencilik ederken aldığım 10 yıllık hapis cezası ertesinde gelmiştim buralara ama vallahi ben bile niye geldiğimi unutacaktım! Sonunda “görüşme” (o kutsal an!) gerçekleştiğinde -tercümesi, avukatı dahil- 3-4 saat kadar sürdü ve hemen “Başvurunuz kabul edilmiştir” yanıtı geldi. 3-4 saat için 4 yıl bekledim yani; 4 yıl, birçok kamusal haktan, temel insan haklarından mahrum bırakılarak. Bunun bir bölümünde -daha sonra kaldırılan yasaya dayandırılarak- “30 kilometrelik çemberi geçtin, geri dön!” denilmek suretiyle trenden indirildiğim falan oldu; bakın bunlar, Kafkaesk bir komedide bile tuhaf kaçar.

Ezcümle, buralara 23’ümde geldim, 27 yaşımda pasaport aldım. Türk devleti, hapis cezasıyla engellemişti eğitimimi, üniversiteyi yarım bırakmıştım; Alman devleti ise yıllar süren bir bekleme faslıyla önünü kesip durdu.

 

 

MODERN MÜLTECI KAMPI

Die modernen Sammelunterkünfte

 

Tausende von Menschen in Turnhallen, Containern, Zelten und Unterkünften. Der Gestank, die Enge, verschmutzte Küchen und widerliche Sanitäranlagen.

Kendi hikâyemden varmak istediğim, Almanya’da sığınmacılığın “sıradan” bir örneğini anlatabilmek… Fakat bu eziyetin birçok formu var. Binlerce mülteci, konteynerlerde, çadırlarda, spor salonlarında yaşamak zorunda bırakıldı, bırakılıyor. Sığınmacıların “mülteci kampı” diye andığı başvuru ardından yerleştirilen ilk mekânlarda ise temel insan hakkı ihlalleri, tavan yapıyor. Bu mekânlarda insanlar, binlerce kişiye varan nüfuslarla, bir arada yaşıyor; odalara (eğer oda varsa tabii!) bazen onlarca kişi üst üste “yerleştiriliyor”. Tuvaletler kullanılamaz hâlde; pislikten geçilmez mutfakları kullanabilmek için önce “doğal seleksiyon” misali bir küçük mutasyon geçirmeniz ve burnunuzun kokulara duyarlılığını yitirmesi gerekiyor. Üstelik bu “mülteci kamplarına” bir “nizamiyeden” geçilerek girilebiliyor ve çoğu zaman misafir almanıza falan da izin verilmiyor. Hele basın, asla giremiyor. Doktora ulaşmak mesele, gıdaya ulaşmak başka mesele; hijyeni zaten hak getire! (İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin kaç maddesiyle ilgili ihlal olduğunu ben sayamadım, buyrun sayın.)

  

 

SIĞINMACININ BANKI

Die Bank des Geflüchteten

 

Wir fühlen uns nicht wie Menschen zweiter, dritter oder vierte Klasse sondern schlichtweg „wertlos“. Eines Tages wurde in der Nähe von Kettershausen in Babenhausen ein Konzert organisiert. Ich wartete auf der Bank stundenlang bis es losging, um Leute kennenzulernen und freute mich auf erste Begegnungen und Freund*innenschaften. Ich holte mir ein Bier, um dazu zu gehören und wartete auf einer Bank. Musik  und Stimmung waren super. Der Platz füllte sich mehr und mehr. Es wurde sehr eng, die Menschen saßen aufeinander, auf der Nachbarsbank saßen sieben Leute. Aber neben mich setzte sich keiner. Ich war der einzige in der großen Menge, der anders aussah.

Bir başka konu: Ayrımcılık. Türcülük yapmak istemem, hayvanların bizden daha az hakkı olduğunu düşünmüyorum ama sığınmacının “kafasındakini” anlatabilmek açısından bir “klişeyi” hatırlatmakta fayda var. Sığınmacılar birbirlerine defaatle der ki: “Bak kardeşim, biz burada ikinci sınıfı bırak, üçüncü, dördüncü sınıf bile değiliz. Hani sokakta Almanların gezdirdiği köpekler var ya, onlardan daha alttayız!”

İyi insanları, mesela “Hiçbir insan illegal değildir” veya “Mülteciler hoşgeldiniz” diyenleri, sıcak bir gülüşle “Herzlich Willkommen” diye elimi sıkan o yaşlı Alman’ı tenzih ederek söylüyorum: Ayrımcılık, devlet dairelerindeki muameleden başlar, sokaklara doğru genişler. Artık buna alışır, bununla yaşamayı öğrenir ve hatta giderek insanların size mesafe ile veya hoyratça yaklaşmasını doğal karşılamaya başlar, eşyanın tabiatından bilirsiniz.

Müsaadenizle bunu da rakamların soğukluğundansa deneyimin sıcaklığıyla anlatmak isterim.

Şirin mi şirin Kettershausen köyümüzün yakınında bir kasaba var: Babenhausen. Can sıkıntısından patladığım bir gün eve yürüyerek gitmeyi göze aldım ve durakta ilanına rastladığım müzik dinletisine katılmak için Babenhausen’da oyalandım. Dinleti, bir parkta yapılıyor, çimenlerin üstünde. Eh, uzundur beklediğim için yerini alan ilk dinleyicilerden de biri oldum hâliyle. Sırtımda çantam ve sakalımla Alman köylüsünü ürkütmek ihtimalinden dolayıysa fena halde tedirginim. Saçma belki ama kendi kendime, “Elime bir bira alırsam belki de ürkmezler” dedim. Biramı aldım, bir banka oturdum.

Genç bir kadının solistliğinde grup, sahneye çıktı. Ne de güzel söylüyorlar! Önce banklar doldu, sonra çimenlerin üstü. Bir hayli ilgi var, uzak kasabamızdaki bu nadir dinletiye. Her yer doldu da bir benim oturduğum bank dolmadı. İnsanlar birbirlerini sıkıştırıyor, hemen yanımdaki bankta 7 kişi birbirini ittire ittire oturuyor ama ben yalnız başımayım. Görünürdeki tek yabancı, “kara kafalı” da benim bu arada. Bekledim, bekledim, gelmedi kimse. Şu Suruçlu Kürt amcanın Türklere seslenişi gibi “Sizi yimeyiz, yimeyiz!” diyesiydim ya, fena halde kahırlandım, kalktım gittim. Rahat rahat otursunlar da müziklerini dinlesinlerdi şimdi!

 

 

‘ICH LIEBE DICH, DEUTSCHLAND’

 

In Mindelheim gibt es den abgelegenen Ort Jägersruh mit einem alten verlassenen Gasthaus. Wir teilten uns die kleinen Zimmer des Gasthauses zu dritt und fragten uns wochenlang, wie es wohl weiter gehen wird. Es war kalt und es schneite. Einige bauten einen Schneemann und drückten ihm eine deutsche Fahne in die Hand und schrieben „Ich liebe Dich, Deutschland“. Es gibt zwei Arten des Seins als Geflüchteter. Entweder stille und widerspruchslose Anpassung, egal wo man ist, oder die totale Wut. Die Wut gegen die Arroganz „des Weißen“

Mindelheim’den otobüsle ulaşılan Jaegersruh isimli bir “yer”. Evet, burayı nasıl tanımlayacağımı bilemiyorum. Köy değil, mahalle değil. O durakta yalnızca bir bina var. Eskiden misafirhane olarak kullanılırmış, sonra boşaltıp sığınmacılara “tahsis” etmişler. Herkesten, her şeyden uzak; oh, ne güzel işte, kimse onlarla yakın temas kurmak zorunda kalmayacak!

O misafirhanede sığınmacılar, 15-20 metrekarelik odalara üçer kişi yerleştirildi. Bu dolulukla kısa sürede aldığı hâl, herhalde tahmin edilebilir. Üstelik kalanların önemli kısmı, çocuklu aileler.

Sığınmacının iki hâli vardır. Bunlardan birincisi, “kâğıt” derdinden jöle kıvamına gelmek, mekân ve zamana göre şekil almak, aman ha kimseyle -hele de devletle- ters düşmemektir. Bütün zorluklar, “pasaport” yolunda katlanılacak çile duraklarıdır. İtiraz, zinhâr günahtır. O üst üste yığılmış insanların kapı önüne diktiği kardan adamın eline bir Almanya bayrağı tutuşturması, üzerine “Ich liebe Deutschland” yazması, başka neyle açıklanabilir? Bunun onca eziyete maruz bırakılanların gerçek sevgi gösterisi olması durumunda dahi başvurabileceğimiz yegâne kaynak, sosyal psikolojinin derinlikleri ve doğum yeri Stockholm olan tezleri olabilir ancak.

Sığınmacının ikinci hâli ise “total öfke”dir. -Ki bu hâl, politik olmasa dâhi bir itiraz hâlidir: Fanonist bir itiraz. Politik değildir; çünkü hırsızlık, kamu düzenini envai yöntemle harap etme, kapıları tekmeleme gibi semptomlarla açığa çıkar. “Beyaz adama” karşı ekseriyetle Arapların (onlar içinde de özellikle Cezayirlilerin) geliştirdiği kendiliğinden bir reddiyedir; ehlileşmemiş, anlamlanmamış, politize olmamış, saf bir öfke. Onlar, sığınmacıların en korkuncudur “oh, dear”; onlar ki, uygarlığa yönelen tehdidin en büyüğüdür; derhal başları ezilmelidir! Fakat onlar neden bu denli öfkelidir? Bir insan, çamaşır makinesine bile neden öfkeyle ilişkilenir? Kişiliklerini, zihinlerini kuran “şiddetin” kaynağı nerededir? Kolektif hafızaları yüz yıllardır neden “şiddetin kurucu gücünden” daha büyük kuvvet ve kudret tanımamaktadır?

“Beyaz adam” anlamak istemez ki, o Arap’ın burun direğini kıran kokusu, ter bezlerinden daha çok “uygarlığın” Avrupa kentlerindeki sterilizasyonla üzerini örttüğü tarihinden, bugününden, sömürgeciliğinden gelmektedir. Batı, Doğu’nun mahkûmiyeti üzerine inşa edilmiştir ve mahkûm dediğin öfke biriktirendir. O öfkenin akacağı kanalın tespiti, çoğunlukla kaderin, nadiren öznenin maharetidir.

 

 

‘WINTER IS COMING’

Der Winter kommt

 

Die Worte von Victor Orbán „ Europa wird von Geflüchteten bedroht“ und die Welle des Hasses prägten sich in unsere Gedächtnisse ein. Die Bilder in den Medien, die Pegida-Märsche und der Aufstieg der Rechten erreichten uns. Das Bild von Alan Kurdi, die Toten im Mittelmeer und der Hass gegen uns.

Macaristan Başbakanı Victor Orban’ın Almanya gazetesi Frankfurter Allgemeine’de çıkan yazısında söyledikleri, hâlâ hafızamızda: “Halkımız bizden sınırlarımızı korumamızı ve duruma hâkim olmamızı istiyor. Mülteci akını, Avrupa’nın Hristiyan köklerini tehdit ediyor.”

Hemen ardından parlamentoda söyledikleri de: “Bizi istila ediyorlar. Avrupa tehdit altında!”

Evet, biz Westeros kırsalında uyanmayı bekleyen “White Walkers” veya en iyi ihtimalle “wildling” topluluğuyduk adeta; Macaristan ise “Castle Black”. Orban, bulduğu her kanaldan sesleniyordu, uygar ahâliye: “Winter is coming!” Ahâli içinde desteği de az değildi; PEGIDA eylemleri, tam da o günlerde başladı. Dresden’de yürüyen on binlerce insan, tuhaf yaratıklar ya da “marjinal tipler” değil, bildiğimiz insanlardı. Yürümeyi tercih etmeyip aynı düşünen başka birçoğu ise Avrupa’da sağı güçlendirdi. Sağ popülizmin alarmı, sonuçsuz kalmadı.

Alan Kurdî’nin kıyıya vurmuş cenazesinin fotoğrafı, Akdeniz’e mütemadiyen batıp kaybolan yüzlerce insan cenazesi, önüne geçilmesi gereken bir dram falan değildi sağ popülizm için; bu görüntüler, olsa olsa Avrupa’ya doğru hareket eden “Doğu canavarının” ayak sesleriydi.

Doğrudur; çok görünür olmasalar da sıklıkla ifade edildiği gibi, Avrupa’nın sığınmacılara karşı giriştiği mücadelenin adı, “savaş”tır, uğruna milyar Euroların harcandığı bir savaş; uğruna Türkiye gibi ülkelerde diktatörlerin desteklendiği bir savaş. Ama evet, Orban’ın dediği de doğrudur: Winter is coming. Ve bunun tarihsel ya da güncel sorumlusu, biz değiliz.

 

 

SONUÇ: GELİRİZ, ÇÜNKÜ SİZ ‘GELİYORSUNUZ’

Das Ergebnis: Wir kommen weil Ihr kommt

 

Seit 1950 hat sich die Zahl von Geflüchteten in anderen Ländern auf über 22 Millionen erhöht. Während Millionen Menschen sich auf der Flucht vor Elend, Krieg und Verfolgung auf Fluchtwegen befinden, werden ihre Länder weiterhin interveniert und destabilisiert.

Başka bir ülkede mülteci/sığınmacı olarak yaşayanların sayısı, 1950’den bu yana en yüksek düzeye ulaştı: 22 milyon 500 bin kişi.

Bunların yüzlercesi, daha yoldayken ölüyor. Akdeniz’de tek seferde onlarca, bazen yüzlerce insan, sulara gömülüyor. Ölümleri, giderek haber değeri bile taşımaz hâle geliyor. Hatırasız, hikâyesiz, birçoğu ardında tek bir fotoğraf dahi bırakmadan göçüp gidiyorlar. Onların ölümü ile Parislinin, Berlinlinin, Batılının ölümü arasındaki hiyerarşi ise yaşamaya, hatta Batılının “lütufkâr” görüntüsüyle kuvvetlenmeye devam ediyor. Bir biçimde Avrupa’ya ulaşmayı başaranların ahvâli ise, işte bildiğimiz gibi.

Yeni Özgür Politika’dan Fehmi Katar’ın söyleşi yaptığı Almanya’da yaşayan Ugandalı mülteci ve mülteci hakları savunucusu Simi Mbinu Patrick’in vaziyeti iyi özetleyen sözleriyle koyalım noktayı: “İnsanlar Avrupa’ya göçmeye devam edecek. İstedikleri kadar sınır kontrollerini artırsınlar, diktatör rejimlerle işbirliği yapsınlar, insanlar bir şekilde yolunu bulup gelmeye devam edecek. Ta ki Avrupa, o ülkelere gitmeyi kesene kadar… Ta ki Avrupalılar, bizim ülkelerimize savaş getirmeyi kesene kadar…”

 

Bild: Matt Chan CC